Paris’e hiçbir zaman çok hâkim olarak gittiğimizi düşünmemiştik. Sanki dışardan bakınca “Biz Turistiz” şeklinde bağırıyormuşuz gibi hissederdik. İşte bu tatilimizde bu hissimizi tamamen yok ettik ve orada yaşayan arkadaşlarımızdan da tavsiyeler alarak mükemmel keyifli bir 4 gün geçirdik! (Tabi ki arada turistik yerlere takıldık ne yapalım…) Biz her tatilde acaba şuan bulunduğum şehrin Suadiyesini kaçırıyor muyuz diye düşünürdük. Turistlerden kaçan halk orada yaşayanlar nerelere gidiyor düşüncesi bizi hiç rahat bırakmazdı. Bu yüzden bu sefer tam da ne turist ne de lokal tatili yarattık.

Paris bize hep el ele yanımızda biriyle gezmemiz gereken, Eyfel Kulesi’nin altında şarabımız ile böyle güzel instagrama uygun bir poz çekilmesi gereken bir yer gibi gelirdi. Sürekli bir kesin âşık olmalıyım, Paris’e sevgilimle gelmeliyim düşüncesi… Birazcık doğru olsa da tek başınıza bile aşırı keyifle sokaklarda dolanabileceğiniz bir yer bizce. Dar ara sokaklar, yürürken her yerden yankılanan müzik sesleri, metroda sanki klipte oynuyormuş hissi yaratan akordeon yankıları.

Sokakların hepsi aynı desek yalan olmaz, biz kaybolmayı tercih ettik birazcık. Elimizde harita dolaşmak yerine daha çok kendimizi şehre bıraktık. Bu yazıda size elinize bir şapka alıp nasıl parissienne olabileceğinizi anlatmaya karar verdik ☺

İlk olarak keyifli kahvaltı önerileriyle başlamak istiyoruz. Bilen bilir günün en güzel öğünüdür. Boşuna dememiş Cemal Süreya “Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” diye. Tatillerde çok uyumayı sevmiyoruz maksimum 9 otel/ev çıkış olmalı bizce. Paris’teki ilk mahallemiz Marais. Birbirinden renkli Street artlar arasında küçücük dar sokaklarda değişik cafeler eşliğinde bir comfort zone havası hâkim resmen.

Alışveriş için keyifli mağazalar (Uniqlo ve milyonlarca vintage mağazalar gibi), Zevkli döşenmiş sokaklar her şey burada. Gündüz gözüyle de gece gözüyle de görün deriz. Şimdi asıl bu mahalleye geliş sebebimizi açıklıyoruz: Le Loir dans La Théière

Her gelişimizde kapısında sıra olmasına rağmen her seferinde büyük bir keyifle beklediğimiz içinizi ısıtacak keyifli cafemiz! Burası bir tart cenneti gibi. Patlıcanlı tart deseniz müthiş, ıspanaklı ellerinizi bile yersiniz sonrasında, hele balkabaklıdan bahsetmek istemiyorum bile! Kahvaltı, öğlen, akşam ne zaman gelsek tart yiyoruz burada diyebiliriz. Oturup etraftaki kalabalığı izleyebilir yada sizinle asla İngilizce konuşmayan garsonlara Fransızca je veux gibi şeyler saçmalayabilirsiniz ama olsun tatları öyle güzel! Ne zaman giderseniz gidin tatlılara da bakmayı unutmayın bizce. Biz yine tart aşığı olarak çikolatalı ve muzlu tartları ile aşk yaşadık.

Bir de son sözümüz şu ki bir tatlıları var böyle şişik marshmellowlu aşırı popüler instagrama zaten yazsanız herkes o resmi koymuş diyebiliriz ama sakın düşmeyin bu tuzağa ☺ tadı gerçekten kötü ☹ hatta o mekana dair tek negatif şey orayı en ünlü yapan şey, güzel ironi diyebiliriz ☺

Kahvaltıdan devam edecek olursak ikinci bayıldığımız yer: CARETTE! Trocadero meydanında ünlü ve eski cafelerden biri. Eyfel kulesini gezmeye karar verdiğiniz gün bence erkenden buraya gelin. Sabah keyifli kahvaltınız üzerine eyfel’de aşk yaşayabilirsiniz.

Carette’de yenmesi gereken şey ise: scrambled egg! Bu kadar güzel bu kadar yumuşak yumurta nasıl yapılır gerçekten bilemiyoruz. Yumurtaya utanmasak şiir yazacağız öyle güzel… Yanında sade kruvasanlarından alıp bir de cafe creme söylerseniz of of müthiş bir güne başlangıç diyebiliriz!

Üçüncü en ama en sevdiğimiz yere gelelim –burada turistiz diye bağırıyoruz ama olsun- Cafe De Flore. Hem içi hem yemekleri gerçekten çok keyifli. Kırmızı şapkanızı, atkınızı alıp yoldan geçenleri izleyerek ıspanaklı omletinizi yiyebileceğiniz keyifli bir mekân. Tipik bir Paris cafesi!

Şimdi en sevdiklerimizden devam ederken ve hazır Saint Germain’e kadar gelmişken yine turistliğimizi konuşturmamak olmaz: Le Relais de l’Entrecote!

Öyle çok Fransız mutfağına dair bir bilgimiz yok diyebiliriz veya çok seviyoruz da demek yanlış olur☺ ama Burası!!! *kalpli emojiler tamamen*. Mutlaka mutlaka gitmeniz gereken bir yer her gittiğimizde biz en az 2 kere gidiyoruz…

Garip çalışma saatleri mevcut öğlen bir anda kapatıyor, 12.00-14.30 saatleri arası öğlen servisi var sadece. Akşam da 19.00’da açıyor ve 23.30’a kadar servis devam ediyor. Biz hep akşam gitmeyi tercih ettik ve ne yalan söyleyelim 19.00’da oraya gidip sıraya girdik hep ☺

Yine lokal turistik Fransız restoranlarından devam edelim: Chez Prune. Dışardaki minik masalar sandalyelerle Paris’te olduğunuzu her an hatırlatan bir mekân. St.Martin kanalı karşısında keyifli birer bira içebileceğiniz bol bol parissienne havası alabileceğiniz şeker mi şeker bir cafe!

Bir diğer Parissienne cafemiz: Le Bistrot. Bu da inanılmaz şirin bir mahalle restorantı. Ne yerseniz yiyin çok keyifli olacağına eminiz. Biz et tercih etmiştik ama günün menüsüne de bir bakın deriz☺

Keyifli bir St.Germain sıcak çikolatası için de Les Deux Magots’u öneriyoruz. Cafe De Flore’un hemen yanında yine St.Germain sokaklarında kaybolurken görebileceğiniz tatlı atmosfere sahip ve tabi ki turistik bir cafe.

Son yemek önerimiz de Ferdi Burger olacak. Bize çok önerilmişti Londra’da şubelerinin açıldığını duyduk ama bir türlü gidememiştik bugüne kadar. Gerçekten de sosu olsun, hamburgerin tadı olsun leziz! Paris’e gittiyseniz buraya da uğramadan dönmeyin deriz biz☺

Keyifli bir Paris’e gidip ne yesem yazısının da sonuna gelmiş bulunmaktayız. Size önerimiz bol bol gezin harita açmak yerine sokaklarda kaybolun bırakın ara sokaklar size Paris’i gezdirsin.

Çok âşık olun ve çok fotoğraf çekin! Bol keyifler.

Deniz Hazer